30 Aralık 2008 Salı
Filistin
Kalanların hepsi gazi.....
Yetiş Rabbim bırakma bizi...
27 Şubat 2008 Çarşamba
MAB Yorumu!!
Aynı program da sarfedilen iki cümle ve onlara gösterilen tepkileri karşılaştırdığında insan hayretler içinde kalıyor.
MABın ilk programında "başörtüsü kamuya girmeli mi? " sorusuna başörtüsü taraftarı bir genç "girmeli" diyerek devam etti. "Yıllardır yapılan kanunsuz haksızlık birçok arkadaşımıza zarar verdi. Hatta bazı hamile bayan arkadaşlarımız çocuklarını kaybettiler. Bunu yapanların mahkemelerce yargılanmasını istiyoruz." dedi. Kıyamet koptu. MAB kuramadığı cümlelerde azarlamaya ve susturmaya kalktı. Hafta içerisinde nasıl gazeteci olduğunu hala anlayamadığım Ruhat Mengi o arkadaşın bu ifadelerini çarpıtarak "görüyorsunuz şeriat mahkemeleri kuracaklarmış" falan diyerek kendi uydurduğu yalanlar üzerine konuştu durdu. Yazık ya! Acıdım ...
İkinci program oldu. Bazı kızlar çıkıp bacaklara asit sıkan sapık adamı ele alıp "bacaklarımıza sıkıcaklaaaar" diye cırladılar. Bir tanesi de kalktı "Onlar benim bacağıma asit sıkarsa ben de onların kafalarında ki örtüyü alır başlarına kezzap dökerim" dedi. MAB da tepki yok. Var da aferin dememek için kendini zor tutma tepksi şeklinde.
Yazık ya! Bir salon dolusu üniversite öğrencisi ama çoğu zır cahil. Neyin İslami olup olmadığı konusunda en ufak bir fikirleri yok. Ali Bulaç ve Cengiz Çandar bu cahilliklerini çok güzel bir şekilde yüzlerine vurdu. MAB ve şakşakçıları anlamadı...
20 Eylül 2007 Perşembe
Çaresi olmayan hastalık: Siyaset

Hepiniz bu yüzü tanıdınız. Neden? Çünkü nerdeyse bir asırdır hayatımızda. Çünkü o bir hasta, siyasi hasta... Öyle bir hastalık ki bu bulaşmaya görsün çaresi yok. Her mesleğin emekliliği var da bu siyaset denen şey de neden yok? Bütün meslek erbabı emekli olup, nasıl güzel zaman geçireceğinin hesabını yaparken bu politikacılar bana mısın demiyor. Ne diyeceğini bilemez hale geliyorlar, merdiven çıkamaz oluyorla ama nafile... Hastalık işte...
Mecliste olmasa bile hala aktif siyaset yapmaya çalışarak hükümetin ayağına taş koymaya çalışıyor. Üstüne bir de Türkiye'nin öbür yarısına "harekete geç" çağrısı yapıyor. Ne hareketi? Kimi, kimin üzerine yürütmeye çalışıyorsun? Sizin zamanınızda ben birden bire düşman ilan edildim. Ondan öncede bu ülkede aynı şekilde yaşıyordum. Sizle birlikte "şeriatçı" oldu adım. Şimdi özgürlüklerin hak sahibine teslim edilmesi gerektiğini anlayan bir hükümet var. Neden rahatsız oluyorsunuz?
Dünya üç günlük Rahşan Hanım! Herkes "mahkeme-i kübra"da hesap verecek. Ve benim ilk hesaplaşacağım siz ve eşiniz olacak. Akıttığınız onca masumun gözyaşlarının hesabını nasıl vereceksiniz? Hazır Ramazan'dayız biraz tefekkür edin. Ölüm yokluk değil, ebedi mutluluk hiç değil...
13 Eylül 2007 Perşembe
Bu, Bu Nedir Bu?
Böyle bir fotoğraf karşısında insanın aklına tonla şey geliyor. Öncelikle öfke... Ama yine de sağ duyu ile insan bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demekten kendini alamıyor. Tesettür olayı ancak bu kadar yanlış anlaşılıp çarpıtılabilir. Şimdi bu kardeşime gülmeli mi ağlamalı mı bilemiyorum. Başını örtmenin tesettür için yeterli olduğunu zannedenlerden olsa gerek. Yoksa bu kadar çelişkinin aynı bedende toplanmasının başka nasıl bir açıklaması olabilir?Bu gördüğünüz ucube durum başörtüsü olaylarının bir neticesi. Nasıl mı? Şöyle: 28 Şubat...Hani şu malum darbe (!)den sonra ki dönemde kamusal alan denen ama ne olduğunu Sezer'den başkasının çok da şurasıdır diye açık açık gösteremediği yerde başörtüsü yasaklanmıştı. Sonra ki yıllarda televizyon ve diğer medya kuruluşlarında hep başörtüsü davası şeklinde anlatıldı. Başörtüsünden o kadar bahsedildi ki tesettür=başörtüsü oldu çıktı. Eğer kişi başını örtüyorsa o tesettürlü sayılır oldu. Altına hiç bakılmaz hale geldi. Bu süreçten evvel tesettür daha bütün düşünülürken on senedir tesettür saç kapatmaktan ibaret birşey gibi algılanıyor. Bunun doğal neticesi olarakda kızlar başını örttükten sonra istediği gibi giyinebileceğini zannediyorlar. Oysa saçın görünmesi ne kadar tesettürsüz bir durumsa yırtmaçtan bacakların görünmesi de o kadar tesettürsüzdür. Ya da resime yeniden dönersek; istediğin kadar giyin bütün vücudunu ortaya dökecek kadar dar giyinmek de başını açmak kadar tesettüre aykırıdır. Bunu idrak edebilmek için çok yüksek IQ'ya gerek de yok. Ama esas problem anlamamaktan değil işine geldiği gibi davranma isteğinden kaynaklanıyor. Bu da ortaya koskocaman bir tezat çıkarıyor. Başını kapatıp göbeğini açan kızlar gibi...
Bundan çok değil on sene kadar önce insanlar giyimleri hususunda tercihler yaparlardı. Ya onu seçerlerdi ya da diğerlerini. Şimdi hem onu seçiyorlar hem onu. Bunun neticesinde de tek anlamlı soru geliyor akla: Bu, bu nedir bu???
24 Ağustos 2007 Cuma
"Öteki"nin "hakiki"leşmesi
Bu resmi daha önce görenler hatırlayacaklar Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin kapısında çekilmiş bir fotoğraf. Kadın polisler, erkek polisler, keskin nişancılar falan okulun etrafını çevirmişler. Olayı dışardan gören aponun kaçıp oraya saklandığını falan sanır. Ama apo falan değil kapının önünde sadece okuluna girmek isteyen örtülü kızlar vardır. Buraya kadar tamam, zaten buna benzer birçok resim görmüşsünüzdür. Ama bu resimle diğer resimler arasındaki altı farktan biri kadın polisin olanca düşmanlığıyla kız öğrencinin başörtüsüne saldırmasıdır. Öyle bir hırsla çekiyor ki yüz ifadesi akıldan silinecek gibi değil. Aman Ya Rabbi ne başarılı bir polis, apoyu yakalasa bu kadar makbule geçmezdi!!! Acaba kendisine devlet üstün hizmet ödülü falan verilmiş midir? Ya da o başörtüsünü çeken eli hala iş görüyor mudur? Kurumuş olabilir mi mesela...
Hatırladınız mı?
Girişte o resim var sayın... Daha onun gibi nicelerini de görmedik değil ama ... Of of...
Kendini "hakiki" sanan bazıları meğerse beni "öteki" sanıyormuş. Cumhurbaşkanı hanımı örtülü olunca gündem değişecekmiş, artık Türkiye farklı konulardan bahsedecekmiş. Mesela "örtülü kadın tatilde" "örtülü kadın gardırobunu yeniliyor" falan gibi mevzulardan. Neden Peki? Çünkü iktidar olunca "öteki", hakiki" oluyormuş. "Hakiki"nin "öteki" olması ise an meselesiymiş.
Şimdi ben bu arkadaşa sormak istiyorum: Ben ne zamandan beri ötekiyim? 28 Şubat'tan önce gayet normaldim, hakikiydim de sonra mı "öteki" oldum? Kaç yıllık bir ötekilik sürecinden sonra hakiki oluyorum? Yoksa ötekilik süremi doldurmaya çok az bir zaman mı kaldı?
Ya da sen ne zamandan beri hakikisin? 28 Şubat'tan beri olabilir mi? Üzgünüm hakikilik süren doldu. Geldiğin yere dönmenin zamanıdır.
Mümkünse işkembeyi kübrandan (malum bayağı büyük) yastığa dayanarak, öteki, beriki, hakiki ayrımı yapmaya kalkma. Bu, üç kelimeyle dünyayı yönetmeye çalışan adama düşecek bir iş değildir.
Senin anlayacağın şekliyle ifade edeyim: "Acı var mı acı?!"
20 Ağustos 2007 Pazartesi
Nazlı Ilıcak'a Sitemdir...
Başörtüsü konusunda beni en çok yaralayan anlaşılmamak olmuştu. Herkes yorumluyor, yasaklıyor ama anlamıyordu. Anlamak içinde kimsenin bir çabası yoktu. Bir Allah'ın kulu sormadı "derdiniz ne?" demedi. Orta da bir dert vardı ama o derde müptelalar dışında herkes "dert anlatıyordu" Olumlu ya da olumusuz...
Meşhur (sayman) Ertuğrul Özkök bir grup başörtülü öğrenciyi makamında kabul edip dinlemişti "dertlerini" -Derler ki bu konuşmadan sonra biraz yumuşamış kendileri- Bu kabulle yeni bir dönem başlamış oldu. TV de örtülü öğrencilerin karşılaştığı engellerle ilgili programlara daha sık rastlamaya başladık. Ve sonunda Tercüman'da "kendinizi anlatın" "artık sesinizi duyurun" şeklinde reklamlar başladı. Ama nasıl anlatılacağı konusunda bir ipucu vermiyor "bekleyin" diyordu. "Allah'a şükür. Nihayet!!! birileri beni anlamak istiyor" dedim. O gazete reklamı beni o kadar heyecanladırmıştı ki uyku falan kalmamıştı. Bu fırsatı değerlendirmeliyim diye yazmaya başladım. Meğer yazacak ne kadar çok şey varmış. Sayfalarca yazdım. Gazetinin açıklmasını beklemeye koyuldum. Büyük gün bilmem hangi gün dediklerinde sabahın köründe gazete bayisinin önünde aldım soluğu.
"Bir Tercüman lütfen" deyip gazeteyi aldım. İlk sayfada kocaman bir SMS numarası.
"Bu numaraya anlatın!"
Oldu... Hemen... Zaten benim derdim 160 karakterlik bir şeydi. Bu kadarı bile fazla!!!
Şu durumda bu hatta göndereceğim mesaj için zaten 3 karakter yeterli olurdu. 160 çok bana çoook...
En kötüsü de Nazlı Ilıcak "anlatın" diyorsa dinleyecek demektir diyordum. Başkası olsa sayfalarca yazmazdım denizler mürekkep olsa yazamayacak derdimi... Neyse işte... Nazlı Ilıcak'a sitemdir... Anladı o...
17 Ağustos 2007 Cuma
Elbet birgün....
